Sözleşmeden (Akitten) Doğan Borçlar Nelerdir? (Borçlar Kanunu)

Sözleşmeden (Akitten) Doğan Borçlar Nelerdir? (Borçlar Kanunu)

• AKİTTEN DOĞAN BORÇLAR
Akit kelimesi, sözlükte iki şeyi, ya da ipin iki ucunu birbirine bağlayarak düğümlemek anlamındadır. Teknik bir terim olarak akit, akit yapma ehliyetini hâiz olan tarafların, belli bir hukûkî sonuç doğurması amacıyla karşılıklı olarak açıkladıkları iradelerinin belirli ve geçerli bir konu üzerinde mutabakat etmesi ile gerçekleşen hukûkî muamele olarak tanımlanmaktadır. Mecelle, akdi “tarafeyn’in bir hususu iltizam ve taahhüt etmeleridir ki icap ve kabulün irtibatından ibarettir” (Mecelle Md. 103) biçiminde tanımlamıştır. Sözlük anlamının bağ, düğüm ve bağlama olması, akdin terim anlamının anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Nasıl ki düğümün olması için iki ip ucunun birbirine bağlanması zorunlu ise, teknik anlamdaki akdin gerçekleşmesi için de karşılıklı iki iradenin belli bir hususta birleşmesi ve kendisine hukûkî bir sonuç bağlanması gerekir.
Akit, karşılıklı iki iradenin birleşmesi sonucunda gerçekleştiği için akitten doğan borç kavramı yerine, iki taraflı iradeden doğan borç kavramı da kullanılmaktadır.

• Akdin Unsurları (erkanu’l-akd)

Unsur karşılığında Arapça’da rükün kavramı kullanılır. Rükün ise bir şeyin özünü/mahiyetini oluşturan, varlığı o şeyin varlığını, yokluğu da onun yokluğunu gerektiren şeydir. Akdin rükünleri ifadesindeki rükün kavramı akdin gerçekleşmesi için gerekli olan kurucu unsurları ya da tabii unsurları ifade etmektedir.
Bir akdin kurulması ve kendisine bir takım hukûkî sonuçların bağlanabilmesi için belli unsurların bulunması, ayrıca bu unsurların da birtakım şartları taşıması zorunludur. Akit iki veya daha fazla kişinin, iradelerini belli bir konuda birleştirerek karşılıklı hak ve yükümlülükleri üstlenmeleri olduğuna göre bir akdin gerçekleşebilmesi için her şeyden önce akit yapacak kişilerin daha hukûkî bir ifade ile tarafların; iş, mal, hizmet gibi akit yapılacak bir konunun ve bu konu üzerinde ittifak eden iradenin bulunması gerekmektedir. Bunlar, akdin olmazsa olmazlarını (rükünlerini) oluşturmaktadır. Klasik kaynaklardaki ifadesi ile akdin taraflarına âkideyn, irade beyanına siygatü’l-akd, akdin konusuna ise mevdûu’l-akd denir.

 

• Taraflar

Akitler iki taraflı hukûkî işlemlerdir. Bu nedenle bir akdin kurulması için, iki tarafın bulunması zorunludur. Taraflar, akdi gerçekleştiren kişilerdir. Bir akit ilişkisinde taraflar tek kişi olabileceği gibi birden fazla kişi de olabilir. Ayrıca gerçek kişiler olabileceği gibi tüzel kişiler de olabilir. Ayrıca taraflar akde asil olarak doğrudan kendileri taraf olabilecekleri gibi, sahip oldukları hak ve yetkilere dayanarak veli, vekil ve vasi gibi sıfatlarla başkalarının temsilcisi olarak da taraf olabilirler.. Bir kişinin kendisine asaleten, bir başkasına da vekâleten akit yapması, doktrinde tartışılmış ve İslâm hukukçularının çoğunluğu tarafından caiz görülmemiştir. Örneğin, Hanefi imamlarına göre, bir kişi, akdin iki tarafına karşılıklı borç doğuran (muâvazalı) akitlerde, her iki tarafı temsîlen akit yapamaz. Çünkü bu tür akitlerde akitten doğan hak ve yükümlülükler, temsil edilen kişiye değil, doğrudan akdi yapan kişiye aittir. Örneğin satım akdini düşünelim. İki tarafı temsîlen satım akdini yapan tek kişi, akit gereği, malı ve bedelini teslim ve tesellüm edecektir. Bu ise kişinin, kendi kendisiyle akit yapması ve kendi kendisine hem teslim hem de tesellümde bulunması demektir ki anlamsızdır.
Nikah akdi, bunun istisnasını oluşturur. Tek kişi (akdin hakları ve hukûkî sonuçları evlenecek karı kocaya ait olmak üzere) iki tarafı temsilen nikah akdi yapabilir. Ancak iki tarafı temsil edecek kişinin böyle bir tasarrufta bulunabilmesi için hukûkî yetkiye (vekil, elçi) sahip olması gerekmektedir. Aksi takdirde yetkisiz temsil söz konusu olan ve tarafların izin ve onayı olmaksızın yapılan bu tür tasarruflar, Ebû Hanîfe ve İmâm Muhammed Şeybânî tarafından hiç kurulmamış; Ebû Yusuf tarafından ise geçerliliği ilgili tarafların onayına bağlı olan mevkuf akit olarak kabul edilmiştir.

 

• Akdin Konusu

Akdin konusu, akdin kendisi sebebiyle yapıldığı ya da üzerinde gerçekleştiği husustur. Buna ma’kudun aleyh veya akdin mahalli denir. Akdin konusu, eşya, menfaat ya da iş olabilir. Sözgelimi alım-satım akdinde akdin konusu satılan mal, kira akdinde kiralanan şeyin menfaati, istisna akdinde ise yapılacak olan iştir.
Akdin konusu, akdin türüne göre değişiklik arzetmektedir. Örneğin satım gibi muavazalı (karşılıklı ivazlı) akitlerde akdin konusunu somut bir eşya (ayn) oluştururken; kira gibi kullanma akitlerinde ise akdin konusu menfaatten ibaret olmaktadır. Bu bakımdan akdin ismine göre, akdin konusu farklı isimler almaktadır. Örneğin bey akdinde, satıma konu olan eşya mebi, hibeye konu olan mal, mevhub ismini alır.

 

• İrade Beyanı

Daha önce belirttiğimiz gibi irade beyanı için klasik fıkıh kaynaklarında icab ve kabul kavramları kullanılmaktadır. İcap, bir akdi kurmak için taraflardan birinin önceden ortaya koyduğu irade beyanı, kabul ise diğer tarafın kabul iradesini belirten açıklamadır. İslâm hukukunda irade beyanı sarih olabileceği gibi zımnî de olabilir. Buna göre irade sözlü, yazılı, sağır ve dilsizler bakımından belirli işaretlerle ve teatî (fiilî mübadele) biçimlerinde ortaya konabilmektedir.
İrade beyanı, tarafların akit yapma isteklerini, akitten doğacak hukûkî sonuca karşılıklı olarak rıza ve kararlarını açıklamalarıdır. Açıklamadıkça kişinin irade ve rızasının ne olduğu bilinemeyeceği için kendisine bir hüküm (sonuç) da bağlanamaz.
İcap ve kabul ile taraflar arasında akdî bir bağ oluşur. Bu akdî ilişki sonucunda, bir şeyi,n yapılması, yapılmaması veya verilmesinden ibaret olan bir edayı talep etme yetkisini haiz olan bir alacaklı, bu edayı yerine getirmekle zorunlu olan borçlu ve borcun konusunu teşkil eden ve borçlunun yerine getirmekle yükümlü olduğu bir eda (edim) ortaya çıkar.
İslâm hukukçuları akdi, bir bütün olarak telakki etmiş akdin hüküm ve sonuç doğuracak hale gelebilmesi için unsurlarda aranan şartları; kuruluş (in’ikât); sıhhat, işlerlik kazanma (nefaz) ve bağlayıcılık (lüzum) açısından olmak üzere dört başlık altında mütalaa etmişlerdir. Bunların anlaşılması İslam hukukunda akit, butlan ve fesat teorilerinin terimlerinin de anlaşılmasını kolaylaşacaktır.

 

• Akdin Kuruluş (in’ikât) Şartları

Akdin in’ikâdı, iradenin hukûkî sonuç doğuracak şeklinde, usulüne uygun biçimde açıklanmasıdır. Bu nedenle akdin inikadı, akdin kurulması; in’ikât şartları, da akdin kurulmasında aranan şartlar demektir. Bu şartlardan birinin eksikliği durumunda akit kurulamayacağı için hüküm de ifade etmemektedir. Mecelle her akdin in’ikât şartlarını o akdi ele alırken ayrı ayrı incelemiştir. Akdin İn’ikat şartları dört ana başlık altında ele alınabilir.

 

• Taraflarla İlgili Kuruluş (in’ikât) Şartları

Akitten söz edebilmek için tarafların bulunmasının zorunluluğundan söz etmiştik. Ayrıca taraflarda bir takım nitelikler aranmaktadır
Akde taraf olan kişilerin akit yapma ehliyetini haiz olması gerekir. Akit ehliyeti için aranan şartlar akit türüne göre değişebilmektedir. Nikah akdinde temyiz gücüne sahip olma ve ergenlik yeterli görülürken, satım akdinde ayrıca reşid olma şartı da aranmaktadır. Henüz büluğ çağına girmemiş mümeyyiz çocukların hukûkî tasarruflarının geçerliliği, kanuni temsilcilerinin onayına (tasvib) bağlanmış, bu onay alınmadıkça akdin mevkuf (askıda) olduğu kabul edilmiştir. Bu tedbir çocukların uğrayabileceği muhtemel zarar riskine engel olma amaçlıdır.
Akıl hastalığı, sefahet, borçluluk gibi ehliyet arızaları, kişinin sözlü (kavli) tasarruflarını kısıtlamaktadır. Akıl hastalığı (cünûn), akıl zayıflığı (ateh) ve yaş küçüklüğü mahkeme kararına gerek kalmaksızın; sefahet ve borçluluk ise, mahkeme kararı ile hacir sebebi olarak kabul edilmektedir.

 

• İrade Beyanı İle İlgili Kuruluş (in’ikât) Şartları

Bir akit gerçekleştirmek amacıyla, diğer tarafa tevcih edilen teklif nitelikli rıza beyanına icâp; kendisine akit teklifi yöneltilen diğer tarafın akde muvafakat ettiğine dair mukabil beyanına yani icaptan sonraki rıza beyanına kabul denir. İcabın muhatap tarafından kabul edilmesi ile birlikte akit gerçekleşmiş olacağı için icabın, akit ile gerçekleştirilmek istenen amacı ve akdin içeriğini tam olarak ortaya koyacak, biçimde açık olması gerekmektedir.
Ayrıca kabul de icap gibi bir rıza beyanıdır. Kabul beyanında bulunan kişi ilave şartlarda (itirazlarda) bulunabilir. Karşılıklı olarak ittifak edildikten sonra akit gerçekleşir. Kısaca icabın içeriği ile kabulün içeriği örtüşmek zorundadır. Kabulde kişi ilaveler, çıkartmalar, sınırlamalar ve bir takım şartlar ileri sürmüşse, bu kabul yeni bir icap sayılır ve akdin geçerliliği için ilk teklifte bulunanın kabul etmesi gerekmektedir.
Akdin muhtevasının, yeterince ortaya konulmadığı durumlarda tarafların iradi mutakabatı sağlanamaz ve akit gerçekleşmez. İcabın ön görülen açıklıkta olması için, mucibin yapmak istendiği akdin temel noktalarını (örneğin bey akdi ise satış konusu olan malın ne olduğunu, niteliklerini, bedelin miktarını, ayrıca, akitte özel olarak koştuğu şarta bağlı durumlar varsa bunları belirtmesi gerekmektedir..
Akitlerde şekil şartlarından ziyade tarafların iradeleri dikkate alınmıştır.Bu bakımdan irade beyanında iradelerin dışa vurulup izhar edilmesinde hassasiyet gösterilmiştir. Akdin, her dilin özelliklerine göre, o dilde kesinlik ifade eden lafızlarla yapılması gerekir.
Akit amacını (akdi gerçekleştirmeyi) ifade eden söz, fiil ve davranışlar irade beyanı olarak kabul edilmiştir. Kuran-ı Kerim akdin karşılıklı rızaya dayanmasına büyük önem verir ve bunu şart olarak görür. (4.Nisa,29) İcap ve kabûlün karşılıklı rızaya (tarafların akde muvafakatini) gösterebilmesi için
a-İradelerin birbirine uygun olması
b-Akdin aynı mecliste gerçekleşmesi gerekir.
Akit meclisi kavramı, sadece akdin yapıldığı yeri değil akdin gerçekleştiği yer ve zamanı (akit ortamını) ifade eder. Yani, buradaki meclis, sadece fiziki anlamda akdin yapıldığı yeri değil, aynı zamanda belli bir süre içinde gerçekleşen akit olgusunu ifade eder. Akit meclisi zaman bakımından icap ile başlar, akit meclisinin sona ermesine kadar devam eder.Akit meclisinin sona ermesi ise, taraflardan birisinin doğrudan akitten vazgeçtiğini gösteren bir davranışta bulunması ya da icabın yapıldığı (akit teklifi) yeri terk edip gitmesi ile olmaktadır. Akit meclisi süresinde icab’ta bulunan tarafın, karşı tarafın kabul beyanından önce icap beyanından vazgeçme, hakkı (muhayyerliği) bulunduğu gibi icaptan sonra karşı tarafın, akit meclisi devam ettiği sürece kabul beyanında bulunup bulunmama hakkına sahiptir. Bunlardan birincisine rücû’ muhayyerliği,ikincisine ise kabul muhayyerliği denilmektedir.
Ehliyeti ortadan kaldıran durumlar rızanın yokluğunu; hata, hile ve ikrah ise, rıza unsurunun eksiklik ve sakatlığını ifade etmektedir. Örnek olarak ikrahın rıza ile ilişkisini ele alalım; ikrah, kişiyi korkutarak rızası hilafına bir işi yapmaya zorlamak, mecbur etmektir. (Mecelle,md.948) İkrahın yoğunluk derecesinin tespitinde ikraha başvuranın (mükrih) ve ikraha maruz kalan kişinin (mükreh) psikolojik ve sosyal durumu ayrı ayrı değerlendirilmiştir. İkrah kabul edilen durumların kavli tasarrufa tesiri konusu fukaha arasında tartışmalıdır. Hanefilere göre evlenme, boşanma, adakta bulunma, gibi feshedilemeyen akitlerde sonuç doğurmaz yani ikrah altında yapılan bu tür tasarruflar geçerlidir. Satım kiralama, hibe gibi feshedilebilen akit ve tasarruflarda ise ikrah durumu ortadan kalktıktan sonra ikraha maruz kalan kişinin, akdi kabul veya reddetme (muhayyerlik) hakkı doğmaktadır. Diğer hukukçulara göre ise ikrah, hem feshedilebilen hem de edilemeyen tasarruflarda sonuç doğurur. Örneğin, ikrah şartlarında eşini boşayan kişinin eşi ile arasındaki evlilik bağı sona ermez.

 

• Muhayyerlikler

Akitler rıza esası üzerine inşa edildikleri için, rızanın zedelendiği durumlarda muhayyerlik söz konusu olmaktadır. Muhayyerlikler, tarafların akdi rıza ile gerçekleştirmelerine imkan tanır. Bu bakımdan muhayyerlik, bu hakka sahip olan tarafa akdi geçerli kılma ve feshetme ile arasında seçimde bulunma hakkı ve yetkisi vermektedir.

• Şart Muhayyerliği

Tarafların akdin geçerlilik kazanması için belli bir süre için muhayyer olma (akdi geçerli kılma veya vazgeçme) hakkına sahip olmalarıdır. Hz. Peygamberin, alış verişte aldanma ihtimaline karşı bir sahabiye: “alış-veriş yaptığında aldatmak yok, üç günlük ‘muhayyerlik hakkım var de” hadisi konunun hem meşruiyetini hem de amacını ortaya koymaktadır. Muhayyerlik tek taraflı olabileceği gibi karşılıklı da olabilir. Taraflar, akdin kesinleştirilmesi konusunda belli bir süreyi şart koşabilir.(Mecelle md. 300) Şart muhayyerliği, akdin geçerliliğini süreye bağladığı için ta’lik niteliği taşımaktadır.

• Görme Muhayyerliği

Fıkıh kitaplarında rü’yet muhayyerliği olarak ifade edilen görme muhayyerliği, akde konu olan malı görmeden satın alma iradesini beyan eden tarafın, o malı görüp yeterince değerlendirdikten sonra karar verebilme muhayyerliğine sahip olmasıdır. (Mecelle, md.320-335) Bu durumda ilgili, malı gördükten sonra, dilerse akdi fesheder, dilerse akde geçerlilik kazandırır

• Ayıp Muhayyerliği

Akde konu teşkil eden ve karşı tarafa teslim edilecek olan malda, akit sırasında belirtilen niteliklere aykırı kusur (defo) bulunması durumunda alıcının bu kusuru gerekçe göstererek akdi feshetme muhayyerliğine sahip olmasıdır. Akit sırasında kusurlu olup olmadığı söz konusu edilmeyen ancak daha sonra akde konu olan malda bir kusurun ortaya çıkması durumunda karşı taraf muhayyerlik hakkına sahip olur. Çünkü herhangi bir kusuru olup olmadığı belirtilmeden gerçekleştirilen akitler mutlak akit olarak değerlendirilir. Mutlak akitler ise akdin konusunun da kusursuz olmasını gerektirir.

• Tayin muhayyerliği

arafların, akit sırasında fiyatları belli olan aynı cinste üstün,orta ve düşük kalite malları ve fiyatlarını öğrendikten sonra istediğini seçerek satın alma veya satma hakkına sahip olma muhayyerliğidir.
• Akdin Konusuna İlişkin Kuruluş (in’ikât) Şartları
• Akde Konu Olan Şeyin Akit Sırasında Fiilen Mevcut Olması
Doktrinde akdin yapıldığı sırada mevcut olmayan şeyin (ma’dum) akde konu olamayacağı kabul edilmiştir. Ancak mevcut ifadesinin geniş çerçevede ele alınarak, akde konu olan şeyin tarafların yanında bulunması değil, bulunabilmesi şeklinde anlamak gerekmektedir. Henüz olgunlaşmamış zirai mahsuller konusunda ise İslâm hukukçuları farklı görüşler tercih etmişlerdir. Selem ve istisna akitleri bu ilkenin istisnalarını oluşturmaktadır.

• Konunun Teslim ve İfa Edilebilir Olması

Ayrıca akde konu olan şeyin teslimi ve ifasının mümkün ve makul olması gerekir. Bu bakımdan akdin kuruluşu anında imkansızlık söz konusu ise, akdin konusu imkansız olduğu için butlân söz konusudur. Örneğin havadaki kuş, akde konu edilemez.

 

• Konunun Malum ve Muayyen Olması

Akde konu olan malın, belirli ve bilinir (ma’lum ve muayyen) olması gerekmektedir. Akdin konusu olan şeyin akit meclisinde mevcut olması durumunda, görme ve kesinleştirme (tayin) gerçekleşmektedir. Ancak akde konu olan malın akit meclisinde mevcut olmaması durumunda ise, önemli nitelikleri belirtilerek belirlenebilir. Ancak akdin konusunun tayin edilebilir olması gerekir. Eğer akdin konusu ile ilgili vasıflar bilinmiyor ve bilinmezlik de ortadan kaldırılamıyorsa o takdirde akit kurulmuş sayılamaz. Mecelle, bilinmeyen şeylerin konu olduğu akitleri batıl değil, fasit kabul etmiştir. (md. 201-204, 238, 242) Bilinemezlik niteliği giderilince, ortadan kalkınca akit de sıhhat kazanmaktadır.

• Akdin Konusunun Hukuka Aykırı Olmaması

Akde konu olan hususun mütekavvim, yani hukukî teamüle uygun ve meşru olması da bir kuruluş şartıdır. Buna göre akde konu olan şeyin mübah ve hukuken mal niteliğinde olması gerekmektedir. Sözgelimi İslâm hukukunda müslümanlar bakımından akde konu olamayan domuz, kan, şarap gibi haram nesneler üzerine akit kurulamaz.
Akde konu olan şeyin, hukuka uygun olması veya şer’i hükümlere ve kamu düzenine aykırı olmaması; kısaca, akdin konusunun teamüle elverişliliği ‘malın mütekavvim olması’ biçiminde özetlenmiştir. Hukuken değer ifade etmeyen ( mütekavvim olmayan) şeylerin satımı, batıl sayılmıştır. Mal kavramı menkul-gayri menkul olsun kendisinden faydalanılması dinen mübah görülen her şeyi içerir. Buna göre şarap, kan, boğazlanmamış hayvan (leş) dinen yasaklandığı ve değer ifade etmediği için akde konu teşkil edemez. (Mecelle, 126, 127, 210, 212)

Akdin Geçerlilik (sıhhat) Şartları.

Akdin sıhhati, sağlıklı olması, geçerliliği anlamındadır. Akdin temel unsurlarının ve in’ikât şartlarının bulunması ile akit kurulmaktadır. Asli unsurlardan birisinin bulunmaması veya in’ikât şartlarının yokluğu durumunda da bir akitten bahsedilebilirse de bu tür eksik doğan, akitler için kurulmamış (gayr-i mün’akit) ve hükümsüz (batıl) akit kavramı kullanılmaktadır. Demek ki akdin in’ikât ve sıhhat şartları iç içedir.
Bazı durumlarda in’ikât şartlarını taşımakla birlikte sıhhat şartları bulunmadığı ya da eksik olduğu için akit, eksik ve sakat kurulur.Ancak sakatlık giderildiği takdirde akit sıhhat derecesine yükselir ve geçerlilik kazanır. Demek ki kurulan her akit mutlaka, her zaman sahih olmak durumunda değildir. İşte akdin sağlıklı olarak doğmasını sağlayan, bulunmaması, akdin sıhhatini engelleyen /en azından zedeleyen şartlara akdin sıhhat şartları denir.
İslâm borçlar hukukunda doğrudan (akdin özüne/mahiyetine )ilişkin şartlar akdin kuruluş (in’ikât) şartlarını; akdin mahiyetine ait olmamakla birlikte in’ikât şartlarının niteliklerini tamamlayan şartlar ise akdin sıhhat şartlarını oluşturmaktadır.
Her akdin kendine özgü sıhhat şartları bulunmakla birlikte bütün akitler için bulunması gerekli görülen sıhhat şartlarını,
a) akdin konusunun ve bedelin malum olması,
b) vasıfta hatanın bulunmaması ve akdin, şüpheli veya ihtimalli durumlara dayandırılmaması olarak ifade edebiliriz. Bunlardan birinci durumu, kısaca fâhiş cehaletin olmaması; ikinci durumu ise, ğabn(fahiş fiat) ve tağrir(aldatma)’ın bulunmaması olarak özetlemek mümkündür.
Taraflar arasında önemli bir ihtilaf sebebi olan fahiş cehalet konusunu somut olarak örnekleyelim: Araba galerisi sahibi A, bir lokantada tanıştığı B’ye galerisindeki opel marka otomobillerden birisini satmıştır. Ancak akit sırasında arabanın modeli (yıl) belirtilmemiştir. Buradaki fahiş cehalet, galeri sahibi A’nın alıcı B’ye eski bir otomobil vermeye; veya alıcı B’nin en yeni model Opel marka otomobili almaya, müsait bir anlaşmazlık konusudur. İşte bu ihtilaf akdin sıhhatini engellemekte, Hanefilere göre akdi fâsit kılmaktadır. Aradaki cehaletten kaynaklanan ihtilaf giderilip, ittifak sağlandığında, akit fasit olmaktan çıkar, sıhhat derecesine yükselir. Aksi takdirde akit feshedilir. Görüldüğü gibi sıhhat şartlarındaki eksiklik fesih sebebi olmaktadır.
İslâm hukuku açısından akdin unsurları, kuruluş ve geçerlilik şartlarına ilişkin verilen bu bilgiler bütün akitlerde aranan ortak şartları yansıtmaktadır. Bu nedenle akdin genel teorisini oluşturmaktadırlar.

 

Akdin Nefaz Şartları

Geçerliliğini engelleyecek her hangi bir durum ve şart bulunmadığı gibi, tarafların dışında üçüncü şahısların müdahale hakkı bulunmadığı için, başkalarının iradesine başvurmaya gerek kalmaksızın yapılan akitlerdir. Üçüncü bir şahsın hakkının taalluk ettiği akitler ise mevkuf akitlerdir. Aksinden hareket edildiği takdirde başkasının hakkının söz konusu olmadığı akitlere ise, nafiz akitler denir. Nafiz akitler de kendi içinde bağlayıcı olan (lâzım) ve bağlayıcı olmayan (gayr-ı lâzım) olmak üzere iki kısımda mütalaa edilmektedir.
Asli şartlarını taşıdığı zaman akit kurulur. Kurulan akit, sıhhat şartlarını da taşıyorsa sağlam olarak doğar (sahih akit). Ancak her sahih akit hemen hukûkî sonuç doğurmaz, hukûkî sonucu hemen doğurabilmesi için nefâz şartlarını taşıması gerekmektedir. Nefaz; akit yapıldığı anda hukûkî sonuçlarını doğurmasıdır. Nefaz şartlarını taşımayan akitler, gayri nafiz veya mevkuf akitlerdir. Gayri nafiz ve mevkuf akitlerde ‘tek taraflı bağlamazlık müeyyidesi’ söz konusudur. Nefaz şartı, akdin konusu üzerine başkasının hakkını taalluk etmesidir.

 

• Akdin Lüzûm Şartları

İn’ikât, sıhhat ve nefaz şartları tam olarak gerçekleşen akit, hemen hukûkî sonuç doğurur. Ancak akdin lüzum şartları tam değilse, akdin taraflarından biri akdi feshettirebilir. Buradan hareketle lüzum kavramını tarafları karşılıklı olarak bağlayan şartlar olarak anlamak gerekir. Bu bakımdan akitleri, bağlayıcı (lazım) ve bağlayıcı olmayan (gayr-i lazım) olmak üzere ikili bir ayrıma tabi tutulmuştur.
Buna göre lüzum kavramını ‘akdin, taraflarca feshedilemeyecek ve ortadan kaldırılamayacak biçimde bağlayıcı olması’ şeklinde tanımlayabiliriz. Akdin bu şekilde tarafları karşılıklı olarak bağlayabilmesi için muhayyerlik haklarının bulunmaması gerekir. Buradan, muhayyerlik haklarının bulunmadığı akitlerin tarafları bağlayıcı (lazım) olduğu anlaşılmaktadır. Lazım ve gayr-i lazım ayrımı bütün akitler için düşünülemez. Yani bazı akitlerde lüzum şartları söz konusu olmaz. Lüzum vasfı sadece iki taraflı ve ivazlı (muavazalı) mali akitlerde söz konusudur. Muayyerlik haklarından birisinin bulunduğu akitler, bağlayıcı (lazım) değildir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.